Seyir Defteri

Hıçkırıklarımızdaki Deniz Harp Okulu

13-06-2019

        Çocuk yaşlarımda, Üsküdar’da Şemsi Paşa’ya çok yakın bir evde otururduk. Bulunduğumuz semtte, beyaz üniformasıyla akşam evine giden birkaç bahriyeli subayı görürdüm. Yarattıkları o temaşa, arkalarından herkesin en az birkaç dakika suskun, hayran ancak, gurur içinde bakışlarına sebep olurdu. Bazen mahallenin esnafıyla konuşmaya daldıklarında, biz çocuklar yanlarına gider göğüslerindeki işaret ve rozetleri inceler, anlamlar çıkarmaya çalışırdık. Daha sonraki sivil lise yıllarımda okula gitmek üzere her sabah 07:30 Beşiktaş vapuruna bindiğimde, karşı tarafta görevli oldukları anlaşılan bahriye subaylarına rastlardım. O yıllarda, bu kişileri ilginç kılan nedir diye çok düşünmüşümdür. Her hallerinden farklı oldukları belli olurdu. Oturuşları, duruşları, üniformaları ve vakur tavırları ile dikkatleri üzerlerine çekerlerdi. Ben, tabi ki, bu gözlemimi tamamen kendi açımdan sunuyorum. Ailemin, tanıdıklarımın ve mahalle arkadaşlarımın, yani kısaca o dönem çevremdeki insanların bu beyaz üniformaya olan bakışı da böyleydi.

        Bu tarz bir duruşun ve etkileme gücünün bir eğitim alt yapısı olmalıydı. Deniz Harp Okuluna girdiğimde, merakla beklediğim bu sorunun cevabını da bulmuştum. Örf ve adetler konusu, bu okulda insan hamurunu şekillendiren en önemli husustu. Deniz Lisesinden başlayan gelenek, Deniz Harp Okulunda da yeni katılanlarla birlikte devam ettiriliyordu. Bu, sistemin dokusunu oluşturan önemli bir etkendi. Bu dokunun içinde gelişen kültür, sizden beklenen bütün hizmetlerin kusursuz bir şekilde icrasını sağlayan bir organizmaya dönüşmekteydi. Dersler, spor ve sosyal ortamın yanı sıra, bahriye örf ve adetleri diye ifade ettiğimiz, görev ve sosyal hayatımızı şekillendirip, hizmet ve davranış tarzımızı biçimlendiren bu manzume, neredeyse tüm hayatımızı kapsar bir hale gelmekteydi. Hitap şekillerinden, sofra düzenine kadar gemi, kıyı birlikleri, karargâh ve kurumlar ile sosyal hayatta uygulayacağınız davranış esasları; aynı ailenin birer ferdi olmanızı kolaylaştırmakla birlikte, örnek gösterilecek medeni bir kişi olmanızı da sağlamaktaydı. Bununla birlikte, bir kısım sapmalar olsa da, kişisel gelişim; dayanıklılık ve şartlara uyum sağlama yönünde gelişmekte, bu da ister istemez bir özgüveni oluşturmaktaydı. Bu, dışarıdan bakan kimileri için riskli sayılabilecek aşırı bir özgüven olarak görülebilir. Ancak bu özgüven, donanmadaki daha ilk yıllarınızda, gemi tipine bağlı olarak, sorumluluk gerektiren bir kısım görevler için lüzumlu bir aşı mahiyetini de taşımaktaydı. Kendinden emin olma hali, sadece mesleki olarak değil, hayatın diğer sosyal alanlarında da tavır ve duruşunuza etki etmekteydi. Yıllar önce deniz subaylarının tanımlamaya çalıştığım o farklı halleri de bu şekilde oluşmaktaydı.

        Peki, ne oldu da bu güzel doku hedef alındı, bozulmaya yüz tuttu ve 15 Temmuz kalkışmasına kadar geldi? Bunun nedenleri kamuoyunda çok tartışıldı ve genel kabul gören birçok fikirler ortaya atıldı. Esasen, ki şahsi fikrimdir, Türkiye’nin tüm kurumları; yıkıcı bir faaliyet unsuru kullanılarak, farklı maksat ve hedefleri güden bir kısım ülkelerden müteşekkil uluslararası bir konsorsiyum tarafından hedef alınmıştı. 2007’den itibaren Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nın direkt hedefe alınması ile birlikte personeli de açık kimlikleriyle iftiraya maruz bırakılıyordu. Bu, Türkiye’nin deniz gücünün nitelikli insan kaynaklarına yapılan bir saldırıydı. Bu operasyon, kurum içindeki iş birlikçi hainlerin yardımlarıyla yürütülüyordu. İşin içinde iş birlikçiler varsa bu durum, belirli bir zamandan itibaren Deniz Harp Okulu’na kaynaktan sızmanın olduğunu bize göstermekteydi. Okul dışından yapılan yönlendirmeler ve meslek hayatında sunulan dopingler; kötü niyetli kişilerin hak edilmeyen mesleki sıçramalarına neden olmaktaydı. Ancak bu olup bitenler, sorumluların gözleri önünde oluyordu. Netice itibarıyla, büyük resmi görmekte ve tedbir almakta eksik kaldığımızı kabul etmeliyiz.

        Yıllar öncesinde ünlü yazar Kerime Nadir’in Türkiye’yi ‘‘Hıçkırık’’lara boğduğu romanı 1965’de aynı isimle sinemaya uyarlanmış ve melodram filmin bu ikinci versiyonu, bir deniz subayı üzerine konu edilmişti. Filmin özellikle ikinci versiyonunda gördüğümüz Deniz Harp Okulu öğrencisi Kenan’la birlikte; tüm Türkiye, okulu ve kısmen de olsa bir deniz subayını tanımıştı. Filmin bu kadar tutmasının önemli sebepleri arasında, Kenan’ın üzerindeki beyaz üniforma ve Deniz Harp Okulunu gösteren sahnelerdi. Yıllar öncesinde Salacak’ta mahalle arasında top oynarken, beyaz üniformalı bir subayın geçişi sırasında topu ayağımızda bekletmemiz, neredeyse doğduğumuz yıllara yakın bir zamanda çekilen filmin karakteri Kenan’a olan hayranlığın belki de bir yansımasıydı. Bahriye örf ve adetleri kapsamında tavırlarına özen gösteren bu gördüğümüz gerçek kişiler, bir anlamda, filmde senaryoya uyma titizliğini gösteren sinema sanatçısını andırıyorlardı. Aradaki fark, gerçekte gördüklerimizin rol yapmıyor oluşuydu. Tabi ki, filmdeki deniz subayı Kenan’ın dramı gibi 45 yıl sonra gerçek yaşam versiyonlarında bizlerin karşılaştığı farklı trajedi bir sinema filmi olur mu bilemem. Dimağlarımızda kalan hıçkırığın, yerini sessiz çığlıklara bıraktığı günlerde bile, bizler; hapishanelerde o geleneksel duruş ve vakur tavırlarımızı korumaya çalışıyorduk. Bu konuda, bir gün bir film yapılırsa, filmin ismi herhalde ‘‘Sessiz Çığlık’’ olur. Diğer yandan, ‘‘Hıçkırık’’ filminin çekilen tüm versiyonları bilimsel tezlere konu olmuştur.  Filmin çekildiği 1965 yılı ve sonrasında Türkiye’ye karşı yürütülen sessiz yıkıcı operasyonun fark edilememiş olması da, ümit ederim ki, önümüzdeki dönemde birçok bilimsel teze konu olur.

        En umutsuz anlarımızda bile bize bu cesaret ve duruşun temelini veren okulumuzun geleneksel yapısının bozulmaması en büyük dileğimdir. Elbette ki ilgililer, okulun diğer harp okullarıyla birlikte sivil bir çatı altında da olsa, geleneksel yapısının korunmasını sağlayacak tedbirleri düşünüyorlardır diye değerlendiriyorum. Bir zamanlar ‘‘Hıçkırık’’la bir cazibe merkezine dönen okulun; 15 Temmuz sonrası reaktif bir dönüşümün yaratabileceği olası bir kısım sonuçlarıyla, farklı ‘‘çığlık’’lı bir noktaya gelmemesini dilerim.  Sivil ya da asker hiç kimsenin böyle bir sonucu isteyeceğini de düşünmüyorum. Resmi bir bilgiye sahip değilim. Ancak Deniz Lisesi hakkında verilen karardan dönülmeyeceği anlaşılıyor. Anayasaya, ülkesine, milletine, bayrağına ve Atatürk ilkelerine sadık insanların yetişmesinde rol oynamış Deniz Harp Okulunun; bilimin yanı sıra örf ve adetleriyle oluşturduğu o geleneksel, kültürel ve kurumsal yapısı, yıkıcı faaliyetlere karşı yapılan mücadeleye de katkı sağlayacak mahiyettedir. Yeter ki, tehditleri zamanında tespit edip, zamanında önlem alabilelim.

 

Not: Bu makale ‘‘Yeni Deniz Mecmuası’’nın 14 Haziran 2019 tarihli nüshasında yayımlanmıştır.

Kaynak:

14 Haziran 2019 tarihli Yeni Deniz Mecmuası

http://dergipark.gov.tr/download/article-file/355864

https://okumagunlugu.com/hickirik-kerime-nadir-romaninin-hikayesi/


Bu makale adresinde yayınlanmıştır.